Ey peygamber kendi hanımlarına, kızlarına ve mü'minlerin hanımlarına söyle, cilbablarını (örtülerini) üzerlerine örtsünler. (Ahzab Suresi: 59)
ilâ âhir... âyeti, tesettürü emrediyor. Medeniyet-i sefihe ise, Kur'anın bu hükmüne karşı muhalif gidiyor. Tesettürü, fıtrî görmüyor, "bir esarettir" diyor.
Elcevab: Kur'an-ı Hakîm'in bu hükmü tam fıtrî olduğuna ve muhalifi gayr-ı fıtrî olduğuna delalet eden çok hikmetlerinden, yalnız "dört hikmet"ini beyan ederiz.
Birinci Hikmet: Tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktiza ediyor. Çünki kadınlar hilkaten zaîf ve nazik olduklarından, kendilerini ve hayatından ziyade sevdiği yavrularını himaye edecek bir erkeğin himaye ve yardımına muhtaç bulunduğundan, kendini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskale maruz kalmamak için, fıtrî bir meyli var. Hem kadınların on adedden altı-yedisi ya ihtiyardır, ya çirkindir ki; ihtiyarlığını ve çirkinliğini herkese göstermek istemezler. Ya kıskançtır; kendinden daha güzellere nisbeten çirkin düşmemek veya tecavüzden ve ittihamdan korkar, taarruza maruz kalmamak ve kocası nazarında hıyanetle müttehem olmamak için, fıtraten tesettür isterler. Hattâ dikkat edilse, en ziyade kendini saklayan ihtiyarlardır. Ve on adedden ancak iki-üç tanesi bulunabilir ki; hem genç olsun, hem güzel olsun, hem kendini göstermekten sıkılmasın. Malûmdur ki; insan sevmediği ve istiskal ettiği adamların nazarından sıkılır, müteessir olur. Elbette açık-saçıklık kıyafetine giren güzel bir kadın, bakmasına hoşlandığı nâmahrem erkeklerden onda iki üçü varsa, yedi sekizinden istiskal eder. Hem tefahhuş ve tefessüh etmeyen bir güzel kadın, nazik ve seri-üt teessür olduğundan, maddeten tesiri tecrübe edilen belki semlendiren pis nazarlardan elbette sıkılır. Hattâ işitiyoruz; açık-saçıklık yeri olan Avrupa'da çok kadınlar, bu dikkat-i nazardan sıkılarak, "Bu alçaklar bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar" diye polislere şekva ediyorlar. Demek medeniyetin ref'-i tesettürü, hilaf-ı fıtrattır. Kur'an'ın tesettür emri fıtrî olmakla beraber, o maden-i şefkat ve kıymetdar birer refika-i ebediye olabilen kadınları, tesettür ile sukuttan, zilletten ve manevî esaretten ve sefaletten kurtarıyor.
Hem kadınlarda, ecnebi erkeklere karşı fıtraten korkaklık, tahavvüf var. Tahavvüf ise, fıtraten tesettürü iktiza ediyor. Çünki sekiz dokuz dakika bir zevki cidden acılaştıracak sekiz dokuz ay ağır bir veled yükünü zahmet ile çekmekle beraber, hamisiz bir veledin terbiyesiyle sekiz dokuz sene, o sekiz dokuz dakika gayr-ı meşru zevkin belasını çekmek ihtimali var. Ve kesretle vaki olduğundan, cidden şiddetle nâmahremlerden fıtratı korkar ve cibilliyeti sakınmak ister. Ve tesettür ile nâmahremin iştihasını açmamak ve tecavüzüne meydan vermemek, zaîf hilkatı emreder ve kuvvetli ihtar eder. Ve bir siperi ve kal'ası çarşafı olduğunu gösteriyor. Mesmuatıma göre: Merkez ve payitaht-ı hükûmette, çarşı içinde, gündüzde, ahalinin gözleri önünde, gayet âdi bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların hayâsız yüzlerine bir şamar vuruyor!..
İkİncİ Hİkmet: Kadın ve erkek ortasında gayet esaslı ve şiddetli münasebet, muhabbet ve alâka; yalnız dünyevî hayatın ihtiyacından ileri gelmiyor. Evet bir kadın, kocasına yalnız hayat-ı dünyeviyeye mahsus bir refika-i hayat değildir. Belki hayat-ı ebediyede dahi bir refika-i hayattır. Madem hayat-ı ebediyede dahi kocasına refika-i hayattır; elbette ebedî arkadaşı ve dostu olan kocasının nazarından gayrı başkasının nazarını kendi mehasinine celbetmemek ve onu darıltmamak ve kıskandırmamak lâzım gelir. Madem mü'min olan kocası, sırr-ı imana binaen onun ile alâkası hayat-ı dünyeviyeye münhasır ve yalnız hayvanî ve güzellik vaktine mahsus muvakkat bir muhabbet değil; belki hayat-ı ebediyede dahi bir refika-i hayat noktasında esaslı ve ciddî bir muhabbetle, bir hürmetle alâkadardır. Hem yalnız gençliğinde ve güzellik zamanında değil, belki ihtiyarlık ve çirkinlik vaktinde dahi o ciddî hürmet ve muhabbeti taşıyor. Elbette ona mukabil, o da kendi mehasinini onun nazarına tahsis ve muhabbetini ona hasretmesi mukteza-yı insaniyettir. Yoksa pek az kazanır, fakat pek çok kaybeder.
Şer'an koca, karıya küfüv olmalı, yani birbirine münasib olmalı. Bu küfüv ve denk olmak, en mühimmi diyanet noktasındadır. Ne mutlu o kocaya ki; kadınının diyanetine bakıp taklid eder, refikasını hayat-ı ebediyede kaybetmemek için mütedeyyin olur.
Bahtiyardır o kadın ki; kocasının diyanetine bakıp "ebedî arkadaşımı kaybetmeyeyim" diye takvaya girer.
Veyl o erkeğe ki; sâliha kadınını ebedî kaybettirecek olan sefahete girer. Ne bedbahttır o kadın ki; müttaki kocasını taklid etmez, o mübarek ebedî arkadaşını kaybeder.
Binler veyl o iki bedbaht zevc ve zevceye ki; birbirinin fıskını ve sefahetini taklid ediyorlar. Birbirine ateşe atılmasında yardım ediyorlar!..
Üçüncü Hİkmet: Bir ailenin saadet-i hayatiyesi; koca ve karı mabeyninde bir emniyet-i mütekabile ve samimî bir hürmet ve muhabbetle devam eder. Tesettürsüzlük ve açık-saçıklık, o emniyeti bozar, o mütekabil hürmet ve muhabbeti de kırar. Çünki açık-saçıklık kılığına giren on kadından ancak bir tanesi bulunur ki, kocasından daha güzeli görmediğinden, kendini ecnebiye sevdirmeye çalışmaz. Dokuzu, kocasından dahi iyisini görür. Ve yirmi adamdan ancak bir tanesi, karısından daha güzelini görmüyor. O vakit o samimî muhabbet ve hürmet-i mütekabile gitmekle beraber, gayet çirkin ve gayet alçakça bir his uyandırmaya sebebiyet verebilir. Şöyle ki: İnsan, hemşire misillü mahremlerine karşı fıtraten şehevanî his taşıyamıyor. Çünki mahremlerin sîmaları, karabet ve mahremiyet cihetindeki şefkat ve muhabbet-i meşruayı ihsas ettiği cihetle; nefsî, şehevanî temayülatı kırar. Fakat bacaklar gibi şer'an mahremlere de göstermesi caiz olmayan yerlerini açık-saçık bırakmak, süflî nefislere göre gayet çirkin bir hissin uyanmasına sebebiyet verebilir.
Çünki mahremin sîması mahremiyetten haber verir ve nâmahreme benzemez. Fakat meselâ açık bacak, mahremin gayrıyla müsavidir. Mahremiyeti haber verecek bir alâmet-i farikası olmadığından, hayvanî bir nazar-ı hevesi, bir kısım süflî mahremlerde uyandırmak mümkündür. Böyle nazar ise, tüyleri ürpertecek bir sukut-u insaniyettir!..
Dördüncü Hİkmet: Malûmdur ki; kesret-i nesil herkesçe matlubdur. Hiçbir millet ve hükûmet yoktur ki, kesret-i tenasüle tarafdar olmasın. Hattâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: (Hadis-i Şerif) kema kal- Yani: "İzdivaç ediniz; çoğalınız. Ben kıyamette, sizin kesretinizle iftihar edeceğim." Halbuki tesettürün ref'i, izdivacı teksir etmeyip, çok azaltıyor. Çünki en serseri ve asrî bir genç dahi, refika-i hayatını namuslu ister. Kendi gibi asrî, yani açık-saçık olmasını istemediğinden bekâr kalır, belki de fuhuşa sülûk eder. Kadın öyle değil, o derece kocasını inhisar altına alamaz. Çünki kadının -aile hayatında müdür-ü dâhilî olmak haysiyetiyle kocasının bütün malına, evlâdına ve herşeyine muhafaza memuru olduğundan- en esaslı hasleti sadakattır, emniyettir. Açık-saçıklık ise bu sadakatı kırar, kocası nazarında emniyeti kaybeder, ona vicdan azabı çektirir. Hattâ erkeklerde iki güzel haslet olan cesaret ve sehavet kadınlarda bulunsa, bu emniyete ve sadakata zarar olduğu için, ahlâk-ı seyyiedendir, kötü haslet sayılırlar. Fakat kocasının vazifesi, ona hazinedarlık ve sadakat değil, belki himayet ve merhamet ve hürmettir. Onun için, o erkek inhisar altına alınmaz. Başka kadınları da nikâh edebilir.
Memleketimiz Avrupa'ya kıyas edilmez. Çünki orada düello gibi çok şiddetli vasıtalarla açık-saçıklık içinde namus bir derece muhafaza edilir. İzzet-i nefis sahibi birisinin karısına pis nazarla bakan, boynuna kefenini takar, sonra bakar. Hem memalik-i bâride olan Avrupa'daki tabiatlar, o memleket gibi bârid ve camiddirler. Bu Asya, yani Âlem-i İslâm kıt'ası, ona nisbeten memalik-i harredir. Malûmdur ki; muhitin, insanın ahlâkı üzerinde tesiri vardır. O bârid memlekette, soğuk insanlarda hevesat-ı hayvaniyeyi tahrik etmek ve iştihayı açmak için açık-saçıklık, belki çok sû'-i istimalata ve israfata medar olmaz. Fakat seri-üt teessür ve hassas olan memalik-i harredeki insanların hevesat-ı nefsaniyesini mütemadiyen tehyic edecek açık-saçıklık, elbette çok sû'-i istimalata ve israfata ve neslin za'fiyetine ve sukut-u kuvvete sebebdir. Bir ayda veya yirmi günde ihtiyac-ı fıtrîye mukabil, her birkaç günde kendini bir israfa mecbur zanneder. O vakit, her ayda onbeş gün kadar hayız gibi arızalar münasebetiyle kadından tecennüb etmeye mecbur olduğundan, nefsine mağlub ise fuhşiyata da meyleder.
Şehirliler; köylülere, bedevilere bakıp tesettürü kaldıramaz. Çünki köylerde, bedevilerde, derd-i maişet meşgalesiyle ve bedenen çalışmak ve yorulmak münasebetiyle, hem şehirlilere nisbeten nazar-ı dikkati az celbeden masume işçi ve bir derece kaba kadınların kısmen açık olmaları, hevesat-ı nefsaniyeyi tehyice medar olamadığı gibi; serseri ve işsiz adamlar az bulunduğundan, şehirdeki mefasidin onda biri onlarda bulunmaz. Öyle ise onlara kıyas edilmez.
Yorumlar (5)
Yorumları göster/gizle
...
1- Üstad, şan ve şeref perdesi altındaki hubb-u cahı “öldürücü zehir” olarak tesmiye ediyor.(s. 205)
2- Üstad, Batı Anadolu’daki sürgün ve hapis müddetini “esaret” ya da “işkenceli esaret” olarak değerlendiriyor.(s. 223)
3- Üstad, Gavs-ı Geylanîye sekiz yüz sene öteden “hizmet-i Kur’an” ve ve “Hizbul Kur’ana” olan işaretlerini, kendisi adına değil, esrar-ı Kur’aniye olan Risalelerin makbuliyetine bir imza olarak ve kardeşlerini şevke-gayrete getirmek şeklinde değerlendiriyor.(s. 206, 215)
4- Üstad’ın, küçüklüğünden beri fakr-ı haliyle birlikte, tam bir istiğna içinde maişetçe mesut yaşadığı belirtiliyor.(s. 209)
5-Üstad’ın şeyh-i Geylanî’ye mensup olduğu (neslinden ve seyyid olmadığı) ve onun gibi hakikat-ı Kur’aniyeyi müdafaa ettiği belirtiliyor.(s. 209, 223)
6-Gavs-ı Geylanî’nin işaret etiği gibi, Üstad’ın fitne ve mehaliklerden bir hıfz-ı gaybiyle mahfuz kaldığını belirtiliyor .(s. 210)
7-Üstad, kendi muhitine muhalif olarak, Gavs-ı Hizaniye değil, küçüklükten beri Gavs-ı Geylanî’nin meşrebine (kadirilik) muhabbet beslendiğini belirtiyor.(s. 221)
8-Üstad, Darü’l–Hikmetü’l İslamiye’de aza iken, Gavs-ı Geylanî’nin Fütuhu’l Gayb kitabını tefeül etiğini ve tefeülde, önce kendisine doktor aramasını sonra başkalarının şifasına çalışması gerektiğine dair bir ifadenin çıktığını; onu kendisine doktor ettiğini ve bu eserin kendisini “Eski Said”den “Yeni Said”e geçişinde etkili olduğunu belirtiyor.(s. 211, 212, 230)
9-Gavs-ı Geylanî’nin, hayatta olduğu gibi, vefatından sonra da, tasarufları ehli velayetçe kabul edilen üç evliya-i azimden biri ve en azamı olduğu belirtiliyor.(s. 212, 220)
10-Üstad’ın iki ismi(Molla Said, Bediüzzaman Said) ve ile iki lakabı (el-Kürdî, Nursî) olduğu belirtiliyor (s. 214, 215, 223, 224, 230)
(Not: Üstad’ın eski talebeleri (safı evvel), kendisini “Kürd” ve “Kürd kimliği”yle kabul etmişler ve onunla birlikte vakf-ı hayat etmişler.)
...
1- Üstad, şan ve şeref perdesi altındaki hubb-u cahı “öldürücü zehir” olarak tesmiye ediyor.(s. 205)
2- Üstad, Batı Anadolu’daki sürgün ve hapis müddetini “esaret” ya da “işkenceli esaret” olarak değerlendiriyor.(s. 223)
3- Üstad, Gavs-ı Geylanîye sekiz yüz sene öteden “hizmet-i Kur’an” ve ve “Hizbul Kur’ana” olan işaretlerini, kendisi adına değil, esrar-ı Kur’aniye olan Risalelerin makbuliyetine bir imza olarak ve kardeşlerini şevke-gayrete getirmek şeklinde değerlendiriyor.(s. 206, 215)
4- Üstad’ın, küçüklüğünden beri fakr-ı haliyle birlikte, tam bir istiğna içinde maişetçe mesut yaşadığı belirtiliyor.(s. 209)
5-Üstad’ın şeyh-i Geylanî’ye mensup olduğu (neslinden ve seyyid olmadığı) ve onun gibi hakikat-ı Kur’aniyeyi müdafaa ettiği belirtiliyor.(s. 209, 223)
6-Gavs-ı Geylanî’nin işaret etiği gibi, Üstad’ın fitne ve mehaliklerden bir hıfz-ı gaybiyle mahfuz kaldığını belirtiliyor .(s. 210)
7-Üstad, kendi muhitine muhalif olarak, Gavs-ı Hizaniye değil, küçüklükten beri Gavs-ı Geylanî’nin meşrebine (kadirilik) muhabbet beslendiğini belirtiyor.(s. 221)
8-Üstad, Darü’l–Hikmetü’l İslamiye’de aza iken, Gavs-ı Geylanî’nin Fütuhu’l Gayb kitabını tefeül etiğini ve tefeülde, önce kendisine doktor aramasını sonra başkalarının şifasına çalışması gerektiğine dair bir ifadenin çıktığını; onu kendisine doktor ettiğini ve bu eserin kendisini “Eski Said”den “Yeni Said”e geçişinde etkili olduğunu belirtiyor.(s. 211, 212, 230)
9-Gavs-ı Geylanî’nin, hayatta olduğu gibi, vefatından sonra da, tasarufları ehli velayetçe kabul edilen üç evliya-i azimden biri ve en azamı olduğu belirtiliyor.(s. 212, 220)
...
(Not: Üstad’ın eski talebeleri (safı evvel), kendisini “Kürd” ve “Kürd kimliği”yle kabul etmişler ve onunla birlikte vakf-ı hayat etmişler.)
11-Gavs-ı Geylanî’nin sekiz yüz sene öteden Üstad’a, Talebelerine, Nur Risaleleri’ne ve mücadelelerine işaretleri, Ahirzaman’da bu davanın “dağ gibi büyüklüğü”ne işaret olduğu belirtiliyor. Zira uzak yerde taşların değil dağların göründüğü ifade ediliyor.(s. 214, 215)
12-Gavs-ı Geylanî’nin, altıncı asrın ahirlerindeki en dehşetli felâketin Hülagu fitnesi olduğuna ve onun kütüphaneleri Dicle ve Fırat’a boşalttığına işaret ettiği belirtiliyor.(s. 217, 232)
13-Gavs-ı Geylanî’nin işaretlerinin, Cenab-ı Hakk’ın izniyle ve i’lâmıyla olduğu belirtiliyor.(s. 218, 219)
14-Gavs-ı Geylanî’nin kasidesinde geleceğe dair işaretleriyle, zahirî temeddüh ve iftiharında, “Ehl-i Beytin irsiyeti”, “şahs-ı manevisinin makamı” ve “veraseti hakikat-ı Muhammedîye mazhariyet”i noktasında olduğu; dolayısıyla bu makamda olmayanların o sözleri söyleyememeği belirtiliyor.(s. 218, 219)
15-Üstad, kerametin de mu’cize gibi Cenab-ı Hakk’ın fiili, hediyesi, ihsanı ve ikramı olduğunu belirtiyor.(s. 219, 228)
16-Üstad, bir kısım kâfirlerin, İslamiyet’i kabul etmemeleriyle beraber Abdülkadir-i Geylanî’yi de inkar edememeğini; ayrıca evliyayı inkâr eden müfrit Vehhabilerin de Hz. Şeyhi inkâr edemediğini belirtyor.(s. 220)
17-Üstad, “Sultanü’l –Evliya” dediği Gavs-ı Geylanî’nin kuvve-i kudsiye ile mazi ve müstakbeli hazır gibi “izn-i İlahi” ile gördüğünü belirtiyor.(s. 220)
18-Üstad, “Harb-i Umumi” hengamında üç güllenin öldürecek yerine isabet ettiğini, ancak “hıfz-ı İlahi” ve “Gavs’ın duası”nın bereketiyle kurtulduğunu; aynı şekilde, Rus esaretinden tek başına Rusça bilmediği halde, bir ayrılık bir firara kalkıştığını ve İstanbul’a geldiğini; Van Kalesi’nden -ki iki minare boyunda yekpare kayalıktır- düşüp üç metrelik kavisle mağaranın kapısına atıldığını belirtiyor.(s. 225, 226, 227, 228)
19-Üstad, “feminhum şeqiyyun” (Hud Suresi: 105) ayetinin bu zamanın en büyük şakilerden 3’üne (Süfyanî komite) cifirce tevafuk etiğini; bunların, ulum-u İslamiyi imhada Hulagu ve vüzerası gibi davrandıklarını belirtiyor.(s. 232, 233)
20- Üstad, “Nur Talebeleri” için, sık sık “Hüzbu’l-Kur’an” ifadesini kullanıyor.(s. 233, 234, 239...)
21-Ahmet Cami (k.s), “Her dörtyüz sene başında mühim bir Ahmed gelir. Bin tarihi başında ki Ahmed en mühimdir” diyerek İmam-ı Rabbani’nin büyüklüğüne işaret etiğini belirtiyor.(s. 234)
22-Üstad, kendisinin “makam sahibi” ve “büyük” olmadığını, ancak büyük bir makamın hizmetinde bulunduğunu; nefer iken, müşiriyet makamının hizmetinde oldğunu; dolaysısıyla Gavs’ın işaretlerinin bu noktaya baktığını belirtiyor.(s. 234)
23-Üstad, hayatında geçen çok harika vakıaların olduğunu, ancak çoğunu gizlediğini belirtiyor.(s. 235)
24-Üstad, kendisinin de hizmet-i Kur’aniye için bir zaman çalıştığı Darü’l-Hikmetül-İslamiye’deki Meşihat Dairesi’nin “Büyük kızların lisesi” mel’abegahına çevrildiğini duyduğunda, “dünyanın başına yıkıldığını” ve sabaha kadar ahlarla, Gavs-ı Geylanî’nin duasının himmeti ve kalbi yanan zatların da ahlarının kendi ahlarına iltihaklarıyla dua ettiğini ve o gece Meşihat’ın kısmen yandığını; böylece “ateşin bazen sudan ziyade temizlik yaptığını” belirtiyor.(s. 235, 236)
25-Üstad, Sultan Süleyman Kanunî’nin “Kırk Çeşme” sularını İstanbul’a getirdiğinde, Şeyhülislâm Zembilli Ali Efendi’nin ona “Hilâf-ı Şeriat kanunları Avrupa’dan getirdiğin için, İstanbul’a öyle bir bok sıçtın ki, o getirdiğin suların cümlesi üzerinden akıp geçse, yüz senede temizleyemez” dediğini belirterek; henüz o dönemde Avrupaî kanunların ahzedildiğine dikkat çekiyor.(s. 236)
26-Üstad, Gavs-ı Azam gibi evliyaların, geleceğe dair gizli remiz ve işaretlerle bahislerinin “(Göklerde ve yerde olanlar) gaybı bilmez; onu ancak Allah bilir”(Neml Suresi: 65); “Görünmeyen âlemleri bilen O’dur. O, hiç kimseyi gaybdan açıkça haberdar etmez.”(Cin Suesi: 26); ve “Ancak Peygamberlerden bildirmek istediği müsesnadır”(Cin Suresi: 27) ayeteriyle, o yasağa karşı adem-i itaat edilmemesi gerektiğini belirtiyor.(s. 236, 237)
27-Üstad, Risale-i Nur’un, Kur’an-ı Hakim’in bir nev’i müstakim tefsiri ve hakaik-i imaniyenin istikametli ve kuvvetli delilleri olması hasebiyle, Kur’an’ın da onun istikametine işaret ettiğini “Wela ratbin wela yabisin...”, “Feminhum şaqiyyun we sa’îdun”, “İsteqim kema umirtu” ayetlerinin işaretleriyle izhah ediyor.(s. 237, 238)
28-Üstad, “İnne hizbullahi humul ğalibun”(Maide Suresi: 56) ayetiyle, Hizbu’l-Kur’an’ın, istikbalde tam galebe edeceklerine gaybi bir ima olduğunu belirtiyor.(s. 239)
28- Üstad, Fitne-i ahirzamanın müddet olarak uzun olduğunu, bizim bir faslında olduğumuzu; “Allah Allah denilmeyecek”ten murad, “Allah’ın namının değiştirileceği” ve “Allah’a imanın tümden ortadan kalkmayacağı”nı; “Ümmetimden bir grup kıyamete kadar hak yolda galibine devam edecek” hadisiyle izah ediyor.(s. 240)
Yorum yaz
- 02/01/2010 18:33 - Vaka-i Ciğersuz - Kerbela
- 02/08/2009 21:20 - Tesanüdün Önemi
- 17/02/2009 07:22 - Kaderin İnsandaki Mührü Ana Dil
- 25/01/2009 21:54 - Sonsuz Bir Hayat Varmı ..?
- 23/01/2009 22:20 - Filistin Bize Ne Anlatıyor..
- 16/01/2009 18:37 - Komitelerin İstibdadı
- 05/01/2009 00:22 - Bir Suçlunun yüzünden Başkalarını Cezalandırma Zulmü
- 03/01/2009 00:59 - Zalim Medeniyet Sarayı
- 05/11/2008 01:26 - Rüyada bir hitabe
- 27/10/2008 22:57 - Tarafsızlık...
- 27/10/2008 22:54 - Risale-i Nur nedir ?
- 27/10/2008 22:53 - Risale-i Nur Nasıl Bir Tefsirdir
- 27/10/2008 22:53 - Risale-i Nur Hakkında Yazılmış Bir Şiir
- 27/10/2008 22:50 - Merhem,Teselli ve Manevi Bir Reçete
- 27/10/2008 22:47 - Manevi ve Şiddetli Bir Soğuk
- 27/10/2008 22:38 - Dinsiz Bir Müslüman
- 27/10/2008 18:23 - Bediüzzaman'dan Kürt Sorunu ve Kardeşlik Çözümü
Twitter
Yahoo
Facebook
