Şehadet Yıldönümünde Hayatından Kesitler
İzzeddin Yıldırım, Hayat yolculuğuna 1946 yılında Ağrı’nın Patnos ilçesine bağlı Kızılkaya köyünde başladı.
Babası Tahir Bey imam, annesi Zezo (Zeynep) ev hanımıdır.
Eğitim yüzdesi çok düşük olan bir toplumda, okumuş bir babaya sahip olmak onun için bir şanstı. Ancak babasını daha küçük yaslarda kaybetmesi de aynı derecede bir talihsizlikti.
Ailesinin, yapı itibariyle tam bir klasik kalabalık Kürt ailesi olduğu görülmektedir. Küçük yaşlarda bir büyük gibi hareket etmek zorunda kalacak olan İzzeddin Yıldırım, altı (6) erkek, bir (1) kızdan oluşan yedi(7) çocuklu bir ailenin ikinci büyüğü olmanın verdiği sorumlulukla hayata tutunmaya çalışır.
Erkek çocuklar sırayla Ali, İzzettin, Emin, Osman, Şemsettin, Cesim iken, evin tek kızı ise Cevahir’dir.
Dokuz nüfusun geçim kaynağı, bir çift öküz, iki inek, iki-üç dana ve on koyundan ibaret malvarlığıydı.
Babalarının vefatından sonra daha ağır bir hayat yükü ile karşılasan ve en büyükleri 13-14 yaslarında olan bu çocuklar, köyde ellerinden gelen işleri yaparak geçimlerini sağlamaktadırlar.
Cehaletle öldürülmek istenen bir coğrafyanın unutulmuş bir yerinde dünyaya gelen İzzettin yıldırım, okumak ister.
Bu arzu ile memleketinin -bütün eksikliklerine rağmen- can damarı olan medrese eğitimine yönelir.
Aslında medrese eğitimine başlamadan önce resmi eğitim sisteminin ilk aşaması olan ilkokulu da okumuştu. Okulunda gösterdiği başarı, ilkokul öğretmenini bu zeki çocuğun eğitimine devam etmesi talebiyle babasını ikna için gayrete sevk eder. Fakat baba Tahir Bey, evladının resmi ideolojiye göre şekillenmiş olan devlet eğitimden geçmesine sıcak bakmaz ve öğretmenin bütün masraflarını karşılayacak imkânlardan bahsetmesine aldırmayarak bu teklifi geri çevirir.
Yıldırım, eğitiminin ilk aşamasını babasından aldığı Kur’an dersi oluşturmaktadır.
Gönüllülük esası üzerine yürüyen bir eğitim sistemine, eğitim gönüllüsü olarak katılan Yıldırım’ı sahipsizlikten kaynaklanan bir sürü sıkıntı bekliyordu. Küçük yaşında, ailesinden uzakta ve maddi imkânlardan yoksun bir şekilde eğitimine devam etmek mecburiyetinde olması, İzzeddin Yıldırım’ın ve onu durumunda olanların sıkıntılarının temelini oluşturuyordu.
Düzenli bir yapısı olmayan bu eğitim sistemine gönül veren “feqi” denen öğrenciler, çok zahmetli bir yolun yolcusu olduklarının farkındadırlar.
İçinde büyük rahmetler barındıran bu zahmetlerin başında hicret gelir. Cehaletten kaçış, marifet ve medeniyete doğru bir yol arayışı olan bu yolculukları “ilim hicreti” olarak adlandırabiliriz.
Bütün büyük alimlerin ailesini, vatanını terk ederek uzak diyarlarda ilim tahsiline gittiklerini görüyoruz. Abdulkadir-i Geylani’nin ilim hicreti, İmam-ı Şafii’nin, Bediüzzaman Said Nursi’nin veya İzzeddin Yıldırım ve onun gibi yüzlerce, binlerce ilim aşığının yaptığı şey aslında birbirinden farksızdı. Hepsi marifettullah yolunun yolcularıydı. İmkânsızlıkları kendilerine özür kabul etmediler. Aradıklarını buluncaya kadar aramaktan ve varmaları gereken yere ulaşıncaya kadar hicretlerden vazgeçmediler.
İslam toplumlarında görülen ilim hicretlerinin yoğun yaşandığı yerlerden biri de Kürdistan coğrafyasıdır. Bu hicretler, kişinin kendine uygun bir hoca ve medrese arayışının neticesinde yaşanmaktadır.
Yıldırım, nispeten medeniyetten uzak kalmış, unutulmuş bir coğrafyada, medeniyete doğru akacak bir mecra bulmak niyetiyle yola koyulduğunda, yani ilim için köyünden ayrıldığında oniki (12) yaşındaydı.
Medrese eğitiminin fakir aile çocukları tarafından aydınlanma, hayata tutunma ve kurtuluş yolu olarak görüldüğünü söylemek herhalde yanlış olmayacaktır.
1960 ve 61 yıllarında genel imkânsızlıklardan bahsedilebilir. Dolayısıyla imkânsızlık ve yoksulluğun Yıldırım’a özgü olduğu iddia edilemez. Ancak bütün kötü şartlara rağmen üç-beş kuruşun peşine düşmek yerine üç-beş kelime öğrenmeye çalışan Yıldırım ve diğer “feqi” insanlar, her zaman saygıyla anılması gereken bir onurun taşıyıcısı olma şerefine ermişlerdir.
En büyükleri 15-16 yaşlarında, yetim sekiz kardeş, vefa ve cefa abidesi bir anne, birkaç teneke zekat buğday, bit pazarından bir ceket, cızlawut ayakkabı, karanlığa mahkum edilmiş bir coğrafya, köyünden ve ailesinden uzakta ilme aşık bir çocuk. Kendi gibi yüzlerce binlerce talebe...
İzzettin Yıldırım, Bediüzzaman Said Nursi ismini onun vefat haberinin medreselerde yankılanmasıyla duyar. Kısa sürede “nurcu” olarak adlandırılan kendi gibi medrese talebeleri ile tanışır. Bu kesim ile diğer talebeler arasında ciddi tartışma ve sürtüşmeler yaşanmaktadır.
Yıldırım, önceleri bu tartışmaları uzaktan izler. Çok geçmeden “nurcu” tarafa geçer. İşte bundan sonra Yıldırım’ın hayatında Risale-i Nur ve Bediüzzaman’ın etkisi artarak devam eder. Hatta bu etki onun “nurcu” medrese hocalarını aramasına sebep olur. Bundan sonra klasik medrese eğitiminin yanında risale dersleri de almaya başlayacaktır. Artık cebinden risale-i nur külliyatının küçük kitaplarını eksik etmeyecektir.
Daha yeni yeni ısınmaya başladığı nur hizmetinde ödediği ilk bedel, çantasında çıkan risale-i nur kitaplarından dolayı gözaltına alınıp yargılanması olur. Kitapların kendisine ait olduğunu, okuyup istifade ettiğini söylediği halde beraat eder.
Bu dönem çok hareketlidir. Yazları köyde geçiren Yıldırım, diğer zamanlarını köyünde uzaklarda çoğu kez başka illerdeki medreselerde geçirir. Medrese eğitimi böyle devem ederken risale-i nur ve nurcularla olan diyalogları da artmaktadır. Bu hareketlilik ta askere gidinceye kadar devam eder.
Askerde de nurcu arkadaş çevresi ile birlikte hareket eder. İzinlerini medrese ziyaretleri ile geçirir. Böylece Yıldırım artık nur yolunun müdavimi olur.
Bir adayış hikayesi olan hayatından kesitlere diğer yazımızda devam edeceğiz.
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
Yorumlar (6)
Yorumları göster/gizle
hatırlamak
gülame
ornek kisilik
ama asil onemli kismi sonra yaynlayacagnzdir(ins.) bence
cunku ileri ki hayati tamamen islama adanmis ve ornek alinmasi gereken bir sahsiyettr!
Allah bizi onun gibi gayretli hamiyetli sebatkar kullar safina iltihak eylesin ins.
dogunun solugu
[b][/b] İZZEDDİN ÖLMEDİ!
yeter artik gündüz oldu
Yorum yaz
- 18/02/2009 17:09 - Şehidler Ölmez Fakat Unutulurlar; Şehid İzzettin Yıldırım
- 17/02/2009 08:14 - Ağrı Dağı'nın Hüznü
- 27/10/2008 22:56 - Şehid İzzettin Yıldırım'dan Bir Mektup
- 27/10/2008 22:55 - Şehadet, sevdalı gönüllere ma-i nisan bereketidir
- 27/10/2008 22:39 - Hayatı ve Kişiliği
Twitter
Yahoo
Facebook
