Akıl ile naklin çatışması durumunda hangisine öncelik verileceği meselesi farklı şekillerde algılanmıştır. Kimileri akla öncelik verirken kimileri de nakle öncelik vermişlerdir. Şüphesiz, sözü edilen bir çatışma durumunda kayıtsız olarak akla öncelik verilmesi, sembolizme gitme konusunda lâfzî karinenin bağlayıcı olmadığı, tek ölçünün akıl olduğu anlamına gelir.
Aklı ön plana çıkaran en önemli simalardan olan Razî, aklî bürhanların nakillerin zahirleriyle çatışması durumunda ne yapılması gerektiğini şöyle açıklar: “Aklî kesin deliller bir şeyin sübutuna delalet eder, sonra da zahirleri bunun aksine işaret eden naklî delillerle karşılaşacak olursak, takınacağımız tavır şu dört şıktan başkası olamaz:
a. Ya hem aklın hem de naklin gerektirdiklerini kabul edeceğiz. Bu durumda birbirine zıt iki şeyi aynı anda doğrulamış oluruz ki bu imkânsızdır.
b. Ya her ikisini reddedeceğiz. Bu da iki zıt şeyin her ikisini de yalanlamak olur ki, bu da imkânsızdır.
c. Ya naklî delilleri doğrulayacak ve aklî olanları yalanlayacağız, bu ise batıldır.
d. Ya da aklın gerektirdiğini alacağız.
Bu görüşe göre, aklî delili asla ikinci plana atamayız. Çünkü naklin aslı akıldır, zira Yaratıcının ve sıfatlarının ispatını, peygamberliğe mucizelerin nasıl delalet ettiğini ve mucizelerin zuhurunu, aklî delillerle bildikten sonra ancak o zaman naklî delillerin sıhhatini tanıma imkânına kavuşabiliriz. Eğer kesin aklî delillere aykırı davranmayı caiz görecek olursak, aklın kendisi sözüne itibar edilmeyen konumuna düşer. Böyle olunca da az önce vurgulanan temel hususlar konusunda da aklın sözü makbul olmaktan çıkmış olur. Netice olarak nakli kabul etmek uğruna aklı reddedecek olursak bu durum bizi aklı da, nakli de reddetmeye götürür ki bu ise batıl bir yoldur. O halde kesin akli delillerin gerektirdiğine sarılmanın dışında başka bir yol yoktur. Akli delillere kesin olarak sarılacağız ve nakli deliller için ya sahih değildirler diyeceğiz, ya da zahirleri kastedilmemiştir deyip onları tevil edeceğiz.
Bazen aklı ön plana çıkaranlar, tamamen keyfi olabilecek uygulamaların önüne geçmek istemişlerdir. Örneğin şu ifadede böyle bir gayret söz konusudur: “Takarrur etmiş usuldendir: Akıl ve nakil tearuz ettikleri vakitte, akıl asıl itibar ve nakil tevil olunur. Fakat o akıl, akıl olsa gerektir.” Bu ifadeye göre her akıl, asıl itibar edilemez ve nakli ikinci plana itemez. Ancak burada da bu aklın hangi akıl olacağı meselesi biraz müphemdir, yeterince açık değildir. Ayrıca burada, aklın asıl itibar edilip naklin tevil edilmesi acaba her dini mesele için geçerli midir? Yoksa bazı alanlarla sınırlı mıdır? Bu konuda da yeterli bir açıklık mevcut değildir.
Nakli asıl kabul edenler özetle derler ki; akıl ile nakil çatışacak olursa, naklin asıl itibar edilmesi şarttır, böyle bir durumda aklın ön plana çıkarılması imkânsızdır. Çünkü akıl, naklin sıhhatine ve onun bildirdiği haberi kabul etmenin gerekliliğine kesin bir şekilde delalette bulunur. Buna göre şayet nakli reddedecek olursak, aklın delaletini reddetmiş oluruz. Eğer aklı ikinci plana itersek, bu durumda nakille çatışan muarızın varlığı ortadan kalkar. Çatışma ortadan kalkınca da problem çözümlenmiş olur. Bu görüş sahiplerine göre de nakil her alanda aklın önündedir, ona tercih edilmelidir.Aslında gerek aklı, gerekse nakli ön plana çıkaran görüşlerde “alan”ın söz konusu edilmemiş olması, önemli bir eksiklik olarak göze çarpmaktadır. Zira bahse medar olan konu, aklın sahih nakille yarışabileceği bir konu mudur, değil midir, ya da naklin akla havale ettiği bir konu mudur, değil midir? Önce bu durum çok iyi bir şekilde tespit edilmelidir. Hakkında ihtilafa düşülen konunun daha çok aklın mı, yoksa naklin mi sahasına girdiği, iyi bir şekilde araştırılmalıdır. Eğer konu, Allah’ın sıfatları gibi aklın, hakikat ve künhüne vakıf olamayacağı bir konu ise, böyle bir konuda aklın kesin bir delile varması imkânsızdır, varacağı her delil zanni (tahmini) kalmaya mahkûmdur. Sahih naklin kendisine takdim ettiği delile iman etmekle karşı karşıyadır. Eğer konu daha çok somut, gözlenebilir âlemle ilgiliyse naklin de delaleti kesin değil veya nakil sahih değilse böyle bir durumda elbette aklın hareket alanı daha geniştir.
Yukarıda dile getirilen mülahazada, akli değerlendirmenin küçümsendiği de sanılmamalıdır. Önemli olan akli enerjiyi, kendi alanına giren sahalarda kullanmak, hakikat ve künhüne vakıf olamayacağı metafizik konularda israf etmemektir. Kur’an-ı Kerim ve sahih hadislerin ifade ettikleri gaybi konular ise gerçi yine tamamen makuldür, yani aklın algılayabileceği hususlardır. Ancak bu tür konular, genel anlamda aklın, vahyin bilgilendirmesi olmaksızın kendi başıyla yetişip kavrayabileceği konular değildir. Ayrıca kendi mahiyetini bile bilmeyen aklın bu tür hususlarda mahiyet ve keyfiyet bilgisine sahip olması düşünülemez, eğer vahiy ve sahih nakil böyle bir bilgi getirirse onu kabul eder, şayet getirmezse ilgi alanı dışında bırakır veya bırakmalıdır.
Sonuç olarak akıl-nakil dengesini şu şekilde de ifade etmek mümkündür. Gerçekte, “sahih nakil” ile “sarih aklın” çatışması düşünülemez. Zira kesin bir delilin yine kesin olan başka bir delille çelişmesi imkân dışıdır. Eğer orta yerde bir çelişki mevcut ise, naklin sahih olup olmadığına, şayet sahih ise delaletinin kesin olup olmadığına bakılır, böyle bir durumda nakil sahih olup delaleti de kesin ise akli delaletin tahmini ve hatalı olduğu ortaya çıkar. Eğer akıl, peygamber gönderilmeyi gerektiren akaid ve ibadet konuları dışında, fizik âlemle ilgili bir konuda sarih ise, yani kesin kanıtlanmış bir bilgiye sahipse bu durumda nakil, ya sıhhat açısından ya da delalet açısından sorgulanır, akli bilgiye öncelik verilir.
Yukarıda dile getirilen mülahazada, akli değerlendirmenin küçümsendiği de sanılmamalıdır. Önemli olan akli enerjiyi, kendi alanına giren sahalarda kullanmak, hakikat ve künhüne vakıf olamayacağı metafizik konularda israf etmemektir. Kur’an-ı Kerim ve sahih hadislerin ifade ettikleri gaybi konular ise gerçi yine tamamen makuldür, yani aklın algılayabileceği hususlardır. Ancak bu tür konular, genel anlamda aklın, vahyin bilgilendirmesi olmaksızın kendi başıyla yetişip kavrayabileceği konular değildir. Ayrıca kendi mahiyetini bile bilmeyen aklın bu tür hususlarda mahiyet ve keyfiyet bilgisine sahip olması düşünülemez, eğer vahiy ve sahih nakil böyle bir bilgi getirirse onu kabul eder, şayet getirmezse ilgi alanı dışında bırakır veya bırakmalıdır.
Sonuç olarak akıl-nakil dengesini şu şekilde de ifade etmek mümkündür. Gerçekte, “sahih nakil” ile “sarih aklın” çatışması düşünülemez. Zira kesin bir delilin yine kesin olan başka bir delille çelişmesi imkân dışıdır. Eğer orta yerde bir çelişki mevcut ise, naklin sahih olup olmadığına, şayet sahih ise delaletinin kesin olup olmadığına bakılır, böyle bir durumda nakil sahih olup delaleti de kesin ise akli delaletin tahmini ve hatalı olduğu ortaya çıkar. Eğer akıl, peygamber gönderilmeyi gerektiren akaid ve ibadet konuları dışında, fizik âlemle ilgili bir konuda sarih ise, yani kesin kanıtlanmış bir bilgiye sahipse bu durumda nakil, ya sıhhat açısından ya da delalet açısından sorgulanır, akli bilgiye öncelik verilir.Maşallah TURAN
En Yeni ilgili Yazılar:
- 18/11/2009 19:50 - Ve on geceye yemin olsun
Geçmiş ilgili Yazılar:
- 04/11/2008 23:47 - İslâmda Muaşeret (Güzel Geçinme) Adâbı
- 27/10/2008 22:52 - Ramazan Ayı Nasıl Okunmalı
- 27/10/2008 22:51 - O Hz. Muhammed (S.A.V) idi
- 27/10/2008 22:40 - İnsan-ı Kamil Olmak
Twitter
Yahoo
Facebook

Evvela: Binler selam eder,hayırlı işlerinizde muvaffakiyetler dilerim. Tüm ağabey,kardeş, dost ve gönüldaşların geçmiş Ramazan Bayramlarını tebrik ederim.
Saniyen :Hazırlamış olduğunuz sitenin seyir ve okuma zevkimi okşadığını ifade etmek isterim.Tekrar tebrikler...
Bununla beraber birçok iş ve amelde olduğu gibi, bu sitenin de zamanla okuyucu ihtiyaç ve istekleri doğrultusunda tekmil edileceğini ve daha donanımlı bir çerçeveye sahip olacağını ümit ediyorum. Bu babtan bazı düzeltmelerde bulunmanızı rica edeceğim.
1-Hadis başlığı altında verilen Maşallah Turan Bey'in yazısı makaleler kısmına alınmalı ve hadis-i şerif kısmı hazır değilse veya uygun bir linke henüz yönlendirilememişse tıklandığında "hazırlık aşamasındadır" yazısı yazılmalıdır.
2-Aynı durum Kur'an-ı Kerim kısmında da mevcuttur.Bu kısımda Kur'an ayetlerinin bazıları ile ilgili yorumlar vardır.Öyleyse ya başlık değiştirilmelidir ("Kur'an ayetlerine dair" dair gibi ) veya bu başlığın altına Kur'an metni ve en az bir meali eklenmelidir.
3-Bediüzzaman linkine de benimsediğimiz ve umumun en az ekserin kabulüne ve hüsn-ü teveccühüne mazhar olabilecek nitelikte bir tarihçe-i hayat konulmalıdır.Üstad Bediüzzaman'ı tanımak isteyen kişinin O'nun türlü meselelere bakışını özet olarak anlayabileceği , kronolojik hayat seyrini bulabileceği ve can alıcı sorunlar karşısında takındığı tavırları görebileceği bir tarihçe-i hayat olmalıdır bu.
Tekrar tekrar muvaffakiyetler temennisiyle binler selam ederim.