Bediüzzaman, 1293 tarihinde Bitlis vilayeti Hizan kazası Isparit nahiyeÂsine tabi Nurs karyesinde tevellüd etmiÅŸtir. Pederi Mirza namında bir zatÂtır. Dokuz sene hayat-ı tufuliyetini aÅŸiyane-i pederde imrar ettikten sonra, tahsile baÅŸlar.
Büyük kardeÅŸi Molla Abdullah nezdinde üç sene kadar Kürdistan'da cari olan usûl dairesinde emsali gibi nahiv ve sarfın mebadisini Hallü 'l-Meakid*e kadar mutavassıt bir derecede (yani İstanbul usûlünce İzÂhar' \) tahsil ettikten sonra biraderinden ayrılır.
Kürdistan'da talebe-i ulûm istedikleri zaman, diledikleri hocanın nezdi-ne gidip arzu ettikleri kitabı tederrüs ederler. Yani; talebe hocanın arzusuÂna tabi olmayıp, bilakis hoca talebenin reyine tabidir. Bediüzzaman da bu usûle tabi olarak Siirt'e azimet eyledi.
Siirt'te Molla Fethullah* Medresesinde de iki ay tahsil ile meÅŸgul oldukÂtan sonra Siirt'i terkle Müküs'te bulunan Medrese-i Emiri'l-Hasan Veli'nin müderrisi olan Molla Abdülkerim Efendinin nezdine giderek o zattan iki ay kadar ahz-ı feyz ettikten sonra Vastan'a azimet eyledi. Vastan'da tahsil ile meÅŸgul olmayıp yalnız bir ay kadar tebdil-i hava için ikametten sonra Ba-yazıt'a3 tevcih-i hareket eyledi. İşte hakiki tahsilinin baÅŸlangıcı bu tarihten itibar olunur.
Bayezıt'ta, ÅŸeyh Muhammed Celâli* nezdinde üç ay kadar tahsil etmiÅŸÂtir. Fakat, bu tahsil gayet garip görünür. Çünkü üç ay zarfında Kürdistan usûlüyle Molla Cami*den ikmal-i nusah etti. Yani her kitaptan bir veya iki ders, en nihayet on ders kadar tederrüs; mütebakisini terk eyledi. HoÂcası Åžeyh Muhammed Celâli Hazretleri bu halden hoÅŸlanmayarak itirazda bulunmuÅŸ ise de, Bediüzzaman cevabında: "Hocam! Bu kadar kitabı, bu kadar ulûmu okuyup anlamak iktidarına malik deÄŸilim. Yalnız, bu kitablar neden bahsettiklerini anlayayım da sonra tab'ıma muvafık olanlara çalışaÂcağım." dedi. Fakat maksad-ı aslî medrese usûlünde bir teceddüd, bir gaÂrabet göstermek ve bunca havaÅŸi ve ÅŸuruhla izaa-i vakit etmemekti. O suÂretle, üç ayda yirmi senelik usûlce tahsil edilen kitapları okuyup ikmal-i nusah ettikten sonra, hocasının: "Nasıl ve hangi ilim hoÅŸuna gitti" sualine cevaben: "Bu ilimleri birbirinden tefrik edemiyorum. Ya hepsini bilirim veÂyahut hiçbirisini bilmem." dedi.
O zaman, her eline aldığı kitabı anlar ve mütemadiyen mütalâa ile vakÂtini geçirirdi. O derece ilme dalmıştı ki, hayat-ı zahiriye ile hiç alâkadar göÂrünmezdi. Sorulan her ilmî suale derhal ve bilâ-tereddüd cevap verirdi. FaÂkat bizzat kendisi de bu anlayışın hakikate ve sair ulemanın anlayışına muÂvafık olup olmadığını hakkında şüpheye düşerek Kürd ulemasından mümÂtaz simalarla mülâkat ve şüphesini izale ile teberrüken bir iki ders teder-rüs etmeÄŸe karar verdi. Hocasından mezuniyet alarak Bitlis'e mütevecciÂhen hareket eyledi. Fakat yolda caddeleri takip etmezdi. DaÄŸlarda bayırÂlarda geze dolaÅŸa üç ay sonra Bitlis'e vasıl oldu. Omuzunda bir posteki, derviÅŸ-i seyyah kıyafetinde ÅŸeyh Emin Efendinin tekyesine gidip iki gün dersinde bulundu. ÅŸeyh Emin Efendi, Bediüzzaman'a kisve-i ilmiye giydirÂmek tekliÅŸnde bulunduysa da, Bediüzzaman: (O vakit, sinn-i buluÄŸa vasıl olmamış olduÄŸundan, kendisine muhterem bir müderris kıyafetini yakıştırÂmadı. Çünkü Kürdistan'da kisve-i ilmiye müderrise mahsustur. Talebe sarıÂğı saramaz.) "Ben çocuÄŸum. Nasıl hoca olurum?" diye ÅŸeyh Emin EfendiÂnin tekliÅŸni reddeyledi. Ve sekiz-dokuz ay evvel ÅŸirvan'da terk ettiÄŸi büÂyük kardeÅŸinin nezdine gitti.
KardeÅŸi Molla Abdullah*, Bediüzzaman'a hitaben: "Said! Ben ÅŸerh-i ÅŸemÂsî*yi okudum, ikmal ettim. Sen ne okudun?"
Bediüzzaman: "Seksen kitabı okudum." Molla Abdullah: "Ne demek?"
Bediüzzaman: "İkmal-i nusah ettim ve sıranızda dahil olmayan birçok kitabları da okudum."
Molla Abdullah: "Öyleyse seni imtihan ederim." Bediüzzaman: "Hazırım. Her ne sorarsan sor?"
Molla Abdullah, Bediüzzaman'ı imtihan ederek kifayet-i ilmiyesini bit-takdir, sekiz dokuz ay evvel talebesi bulunan Said Efendiyi ÅŸimdi kendisiÂne üstad olarak kabul eyledi. Bir iki ay kardeÅŸi ile beraber ÅŸirvan'da ikaÂmet, ba'dehu Siirt'e gitti. Orada dört defa, teberrüken Molla Fethullah'ın dersini dinledi. Arasıra Molla Fethullah ile mübahesede bulunarak, müşaÂrünileyhi hayretlere müstaÄŸrak eyledi. Molla Fethullah bu genç talebesinin ilim ve fazlına dair pekçok defa medih ve sitayiÅŸte bulundu. Siirt uleması bir yerde içtima ederek Molla Said'i imtihan ve verdiÄŸi cevaplardan pek ziÂyade ibraz-ı sitayiÅŸ ve takdirat ettiler. İkinci derecede bulunan bazı hocaÂlar, saika-i rekabetle hazmedemiyerek beynlerinde bir münazaa zuhur etÂti. Ahali nazarında Bediüzzaman bir veli derecesinde mevki ve hürmet saÂhibi bulunduÄŸu cihetle, ahalinin bir kısmı yardım ederek muhaliÅŸni maÄŸ-lub ettiyse de canı sıkılarak Siirt'i terk ile tekrar Bitlis'e gitti. Bu esnada on dört on beÅŸ yaşında bulunuyordu. İlim ve fazıl ve cesaret ile ol havalide şöhreti yayıldı. Hatta "MeÅŸhur Molla Said" lakabıyla telkib olundu.
Bitlis'te ÅŸeyh Emin Efendi vesair ulema ile muaraza ve mücadele-i ilmiÂyede bulunup cümlesini teslimiyete icbar eyledi. Ulema arasında mevkiini muhafaza için her fenne dair bir iki metin hıfzetmek mecburiyetinde kalÂdı. Bilhassa din-i İslâm'a varid şükûk ve şübehatı red etmek için el-Metalive'l-Mevakıfı ulûm-u aliye ( ^Jl ) ve âliyeye ( ^j^ ) 'ye dair kırka kadar metini iki sene zarfında hıfz eyledi.
Bitlis'te birçok ulema bulunup Van'da öyle maruf bir alim bulunmaÂdığından, Van'a gitti. Orada ikamet ve on beÅŸ sene tedris ve aÅŸair içinÂde irÅŸad-ı seyahatla imrar-ı hayat eyledi. Van'da bulunduÄŸu esnada valive memurîn-i saire ile ihtilât ederek, ilm-i kelamın eski tarzı bu asrın şü-kuk ve şübehatının reddine kâş olmadığından ve fünun-u cedidenin tahÂsilini elzem gördüğünden tarih, coÄŸrafya, riyaziyat, tabiiyat, mevalid, felseÂfe fenlerini az bir zaman zarfında elde etti. ÅŸu fünunu, bir hocadan tahsil ettiÄŸi zannolunmasın. Kendi mütalâası sayesinde hakkıyla anlamıştır.
Hatta bir gün coÄŸrafya muallimiyle, fen-i mezkure oldukça bir vukufu müstelzim olan bir mübahesede bulunur. Mübaheseyi diÄŸer bir geceye taÂlik ile, yirmi dört saat zarfında pek mufassal olmayan bir coÄŸrafya kitabını hıfzeder, ferdası gün Tahir PaÅŸa*nın konağında muallim efendiyi coÄŸrafyaÂda ilzam eder. Demek ki, yirmi dört saat zarfında bir "Sultanî muallimi" deÂrecesinde coÄŸrafyayı elde etmiÅŸtir. Aynı böyle bir muaraza neticesinde beÅŸ gün zarfında kimya-i gayr-ı uzviyi anlayıp kimya muallimiyle muarazaya girmiÅŸtir. Bunca garabet gösterdiÄŸinden dolayı "Bediüzzaman" lakabıyla telkib olundu.
Bediüzzaman Said-i Kürdî kendine has bir usûl-ü tedrisi icad ederek o usûl dairesinde tedriste bulunurdu. şöyle ki: Ulûm-u diniye ile fünun-u as-riyeyi mezc, hakaik-ı diniyeyi fünun-u müsbete ile teyid ve teşyid etmek suretiyle talebenin tenvir-i ezhanına sarf-ı himmet eyledi.
Bütün himmetini ilim ve irfan, bilhassa Kürdistan'da neÅŸr-i maarif hakÂkında sarf ediyordu. Hatta Van, Bitlis ve Diyarbekir vilayetlerinde darülfüÂnun ÅŸeklinde üç dört medresenin küşadı için İstanbul'a geldi. Her ne kaÂdar çalıştı ise de, maatteessüf tevkifhane ile tımarhaneden baÅŸka bir netiÂceye destres olamadı.
Tekrar Van'a avdet ederek, milli bir medrese küşad ve tedrise devamla eski şkrine dair sa'y ederdi. Bu defa bidayeten tali' rû-yi muvafakat gösterir gibi oldu. Camiü'l-Ezher*e şebih el-Medresetü'z-Zehra namında Van'da bir medresenin küşadına irade-i seniyye zuhur ettiyse de temelinden başka bir şey yapılmayarak harb-i umumi zuhur etti. Eskiden beri nezdinde bulunan talebeleri kesesinden iaşe eylemekle beraber sırf hasbeten-lillah tedris ederdi. Talebeleri de hakiki bir fedakâr olarak yetiştirir idi.
Bunca muarazat ve mücadelat-ı ilmiyede hiçbir zaman sâil vaziyetini ihÂtiyar etmemiÅŸ, daima mucip mevkiini ihraz eylemiÅŸtir. Bu vaziyet, ne dereÂcede iktidara vabeste olduÄŸu izahattan varestedir. Fakat bir nokta arz etmek isterim ki, o da Bediüzzaman'ın ulüvv-ü menzilet ve fazilet-i ahlâkiyesini mübeyyendir. şöyle ki: Muarız bulunan zatı mahcub etmemek için sual sorÂmaktan ictinab etmiÅŸtir. Kendi mahcubiyetini nazar-ı itibara alıp muarızını mahcubiyetten vikayeye çalışan bir zata tarih sayfalarında da nadiren tesaÂdüf olunur derecededir. Hatta İstanbul'da bile herkesin sualine cevap verÂmeye hazır bulunduÄŸuna dair ilan etti. Onunla muaraza eden zevata hiçbir sual irad etmediÄŸini, müddeama bir bürhan-ı kat'î teÅŸkil eder zannındayım.
Bitlis'te şeyh Emin Efendi ile vuku bulan mücadeleden ahali yanında bir tefrika ve münazaa hasıl oldu. Hükümet işe müdahale ederek Bediüz-zaman'ı oradan nefyetti. Bir müddetten sonra menfasından şrar ederek Si-irt'e tabi Tillo kasabasında "Hasya Künbedi" denilen bir türbeye kapandı. Orada Kamus-u Okyanus*u babü's-sin'e kadar hıfz eyledi.
Bir gün, ne ÅŸkre mebni kamusu hıfzeylediÄŸini sordum. "Kamus her bir kelime kaç manaya geldiÄŸini yazıyor, ben de kamusun aksine olarak her bir manaya kaç kelime müstamel olduÄŸuna dair bir kamusu yazmak meÂrakına düştüm, bu heves üzerine hıfz eyledim. Fakat sonra Mısır'da bir cemiyet tarafından böyle bir eser vücuda geldiÄŸini haber aldım. Sa'yim heÂba oldu" cevabında bulundu.
Kendi kendime düşündüm, teessüşe dedim ki: Rehbersizlikten neler zaÂyi olup gidiyor. Öyle bir zekâ, böyle bir heves uÄŸrunda sarf edilir mi?!
Oradan çıkıp Cezire'ye1 gitti. Cezire hocaları bidayet-i emirde muaraza-ya kalkıştılarsa da, bilahare kendilerine hoca kabul ederek nezdinde ders okumaya başladılar.
Her iki ay bir yerde vakit geçirmeye alışan Bediüzzaman Cezire'den Mardin'e ÅŸedd-i rıhal eyledi. Mardin'de siyasetle uÄŸraÅŸtığından istibdadın müsaadesizliÄŸinden eli ve ayağı baÄŸlı bir surette Bitlis'e nefyedildi. O seÂferde garib bir vakıa vardır, inÅŸaallah mufassalan yazılacaktır. O zamana kadar Bediüzzaman'ın malumatı hep sünuhat kabilinde olduÄŸu cihetle uzun uzadıya sa'y ve mütalâaya lüzum görmezdi. Fakat o zamanda sinn-i buluÄŸa vasıl olduÄŸundan mı, yahut siyasete karışmasından mı, her ne seÂbepten ise eski sünuhat yavaÅŸ yavaÅŸ gaib olmaya baÅŸladı.
Son zamanda Bitlis'te vaki olan harb esnasında bir gün garaibten olaÂrak üç kurÅŸuna hedef olur. Birisi kalbinin hizasına isabet eder, tütün tabaÂkasıyla ağızlığı parçalar durur. DiÄŸeri sol tarafında hançerin sapını delerek durur. Üçüncüsü omuzunda haÅŸf bir yara açar.
Nihayet Bitlis'in hîn-i sukutunda, ayağı kırılmış ve omuzu mecruh bir halde, iki gün mahsuriyetten sonra Ruslara esir düştü. tki sene üç ay esaÂretten sonra tahlis-i giribane muvafık olarak bu gün elhamdulillah Dârü'l-Hikmeti'l-tslâmiye azalığında vazife-i ilmiye ve diniye ile meÅŸgul bulunur.
Hocamın tercüme-i haline ait o havalide gerek ahali-i ulemadan telakki ve gerek bizzat müşahede ettiğim ahval ve vukuatı muhtasaran enzar-ı ka-riîne arz eyliyorum.
Her hususta mübalaÄŸadan son derece tevakki ve hatta tarafgirlik töhmeÂtine maruz olmaktan ihtirazen birçok malumatı ihmal ettiÄŸime kariîn emin olabilirler. Pekçok garaibi mutazammın tercüme-i hâlinin tafsilini ayrı bir risale ÅŸeklinde neÅŸretmek niyetindeyim.
Âsârı(Eserleri)
Türkçe:
1- Muhakemat-t Bediüzzaman namında tefsiremukaddime olarak yaÂ
zılmış bir eser-i giran-bahadır.
Arapça:
2- Reçetetü'l-Ulema
3- Reçetetü'l-Avam
(Hakkıyla sitayişe şayan iki eserdir.)
4- Talikat (Mantıkta bînazir bir eserdir, nazariyat-ı mantıkıyeyi tatbikata
takrib eder.)
5- Rumuzat (Mantıkta i'mal-i zihin için güzel bir eserdir.)
6- İşaratü'l-l'cazşMezanni'l-lcaz namında bir tefsir-i şerif. şimdiye kadar o menhecde telif olunmuş bir tefsir mevcud değil ve hatta diyebilirim ki, mahsül-ü karihasından başka evkaf malını dercetmemiştir. Kelam-ı Kadim nazımca mu'ciz, mefhumca hak ve hakikat olarak fünun-u müsbeteye tamamen muvafık ve rehnüma olduğunu ispat eder. Hazret-i Üstad bu tefsiri telif etmeden evvel halka-i tedriste bulunuyordum. Kelam-ı Kadim'i eline alıp Kürdçe takrir ederdi, hiç kitaba veya tefsire bakmazdı. Arkadaşlarımızdan Molla Habib* namında bir efendi Kürdçe not tutardı. Çok devam etmeden harb-i umumi başladı. Bediüzzaman Said Efendi muharebe esnasında cephe-i harbte mehaz olarak yalnız o notlara malik olduğu halde elyevm Evkaf Matbaasında tabıyle iştigal ettiğimiz o kitabı telif etmiştir.
Müşarünileyhin talebesinden ve Medresetü'l-Vaizîn* mezunlarından
Hamza*(Hemze ê Muksê)
Avdet etme: Geri dönme. Bidayeten: BaÅŸlangıçta. Darülfünun: Üniversite. Destres: UlaÅŸma. Elzem: Lüzumlu. Fenn-i mezkûr: Adı geçen bilim. Ferdası gün: Ertesi gün. Fünun-u asriye: ÇaÄŸdaÅŸ bilimler. Fünun-u cedide: Modern bilimler. Fünun-u müsbete: Pozitif biÂlimler. Hakaik-i diniye: Dinî hakikatler. Has: Özgü. Hıfzetme: Ezberleme. İhtİlât etme: Temas etme, aralanna girme. İlm-İ kelâm: Akaid ilmi. İlzam etme: MaÄŸlup etme, susturma, yenme. İrÅŸad-ı seyahat: İnsanları nasiÂhat edip uyarmak için seyahat etme. Kifayet-i ilmiye: İlmî yeterlilik. Maruf: Bilinen, herkesçe tanınan. Medih ve sitayiÅŸ: Övme. Muaraza: İlmî münakaÅŸa. Muhalif: Rakip. Mübahese: Bahse girme, ilmî tartışma. Mücadele-i ilmiye: İlmî konuÂlarda tartışmaya girme. Münazaa: Tartışma, çekiÅŸme. MüstaÄŸrak eyleme: İçine daldırma, içinırakma. Kimya-i gayr-ı uzvî: İnorganik kimya. Küşad: Açma. Maatteessüf: Ne yazık ki. Memurîn-i saire: DiÄŸer memurlar. Mevalid: Biyoloji. Mezcetme: KaynaÅŸtırma. Muaraza: İlmî tartışma. Mufassal: Detaylı, geniÅŸ. Mübahese: İlmî konularda bahse girme, tartışma. Mütalâa: Okuyup inceleme. NeÅŸr-i maarif: EÄŸitim ve öğretimi yagınlaÅŸtırma. Riyaziyat: Matematik. Rû-yi muvafakat: Olur verme, münasip görme. Sarf-ı himmet: Çaba harcama. Sa'y etme: Çalışma. Sultanî muallimi: Lise öğretÂmeni. şükûk ve şübehat: ÅŸekler ve şüpheler, tereddütler. Tabiiyat: Tabiat bilimleri. Tali': Talih, baht. Talik etme: Erteleme. Tedris: Ders okutma. Telkib: İsimlendirilme, lakab verilme. Tenvir-i ezhan: Zihinleri aydınlatma. Tevkif evi: Tutuk evi. Teyid ve teÅŸyid etme: KuvvetÂlendirip destekleme. Ulûm-u diniye: Dinî ilimler. Usûl-u tedris: Öğretim metodu. Vukufu müstelzim: GeniÅŸ bilgi sahibi olmayı gerektiren. İzaa-İvakt: Vakit kaybetme. İzale: Giderme. Kisve-i ilmiye: ÂlimleringiydiÄŸi elbise. Maksad-ı aslî: Asıl gaye. Mezuniyet: İzin. Muvafık: Uygun. Müderris: Ders veren âlim. Mülâkat: Görüşme. Mümtaz: Seçkin. Mütalâa: Okuyup incelemeMüşarünileyh: Adı geçen. Saika-i rekabet: Rekabet sebeÂbi, dürtüsü. şükuk ve şübehat: ÅŸekler ve şüpheler. Müşarünileyh: Adı geçen. Saika-i rekabet: Rekabet sebeÂbi, dürtüsü. şükuk ve şübehat: ÅŸekler ve şüpheler. Tedris: Ders okutma. Telkib olunma: İsimlendirilme, lakab verilme. Ulema: Âlimler. Ulûm-u âliye: Kelam, fıkıh, hadis, tefsir gibi İslâmî ilimler. Ulûm-u aliye: Sarf, nahv, belâÂgat gibi alet ilimleri. Varid: Yöneltilme. Zuhur etme: Ortaya çıkmaMüteveccihen: Bir yere doÄŸru, yönelik. Nezdine gitme: Yanma gitme. Sair ulema: DiÄŸer âlimler. Sinn-i buluÄŸ: Ergenlik yaşı. Tab': Yaratılış, karakter. Teceddüd: Yenilik, yenilenme. Tederrüs: Ders alma. Tefrik etme: Ayırd etme. Usûl: Metod, yöntem. Vasıl olma: UlaÅŸma. Bilâ-tereddüt: Çekinmeden, tereddüt göstermeden. DerviÅŸ-i seyyah: Gezip dolaÅŸan derviÅŸ. Garabet: Yenilik. HavaÅŸi ve ÅŸuruh: Açıklamalar. Hayat-ı zahiriye: Dış dünya, günlük hayat. ikmal etme: Tamamlama, bitirme. İkmal-İ nusah: Okunması gereÂken kitaplan okuyup bitirme Ahz-l feyz: Feyz alma İmrar etme: Geçirme, yaÅŸama. Tabi: BaÄŸlı. AÅŸiyane-i peder: Baba evi. Karye: Köy. Talebe-i ulûm: İlim tahsil eden Azimet eyleme:Yola koyulma Mebadi: BaÅŸlangıç ilkeleri. öğrenci. Cari: Geçerli. Mutavassıt: Orta. Tebdil-i hava: Hava deÄŸiÅŸimi. Emsal: Benzerler. Mütebaki: Geri kalan. Tederrüs etme: Ders alma. Hayat-ı tufuliyet: Çocukluk Nahiv ve sarf: Arapça bilgisi. Tevcih-i hareket: Bir yere hayatı.Nam: İsim. doÄŸru gitme. İkmal-i nusah: Okunması gere Nezdinde:Yanında.Tevellüd: DoÄŸma. ken kitapları okuyup bitirme. Rey: Oy, görüş. Ulûm: İlimler. Babü's-sin: Sin maddesi. Bürhan-ı kat'î: Kesin delil. Fazilet-i ahlâkiye: Ahlâkî fazilet, erdemlik. Harb-i umumî: Dünya savaşı. Hasbeten-lillah: Allah rızası için olma. Heves: Arzu. Hıfzetme: Ezberleme. İaÅŸe etme: Geçimi saÄŸlama. İctinab etme: Sakınma, çekinme. İhraz etme: Kazanma, eriÅŸme. İhtiyar etme: Seçme, tercih etme. İrade-İ seniyye: PadiÅŸah iradeÂsi, padiÅŸah emri. İzahtan vareste olma: İzaha ihtiyaç duymama. Kamus: Sözlük. Küşad: Açma. Mebni: Dayalı, binaen. Menfa: Sürgün yeri. Muarazat: Çatışmalar, tartışmalar. Muarız: Muhalif, karşıt. Mucip: Cevap veren. Mübeyyen: Açıklayıcı. Mücadelât-ı ilmiye: İlmî mücaÂdeleler. Müddea: İddia edilen ÅŸey, tez. Münazaa: ÇekiÅŸme. Müstamel: Kullanılmış. Nadiren: Az, seyrek. Nazar-ı itibara alma: Gözönün-de bulundurma. Nefyetme: Sürgün etme. Nezdinde: Yanında. Sâil: Soru soran. Sa'y: Çalışma, emek. Sual irad etme: Soru sorma. ÅŸebih: Benzer, eÅŸ. Tabi: BaÄŸlı. Tedris: Ders verme, okutma. Tefrika: UyuÅŸmazlık. Ulüvv-ü menzilet: Yüksekmakam. Vabeste: BaÄŸlı. Vikaye: Koruma. Vuku bulma: Meydana gelme. Zevat: Zatlar, kiÅŸiler. Zuhur etme: Ortaya çıkma
1- Van'ın Bahçesaray ilçesi.
2- Van'ın Gevaş ilçesi.
3- Ağrı'nın Doğubeyazıt ilçesi.
- 22/06/2009 02:13 - Reis-i Cumhura ve BaÅŸvekile
- 08/06/2009 12:28 - İttiha-ı İslam'ın Tam Zamanı Gelmeye Başlıyor.
- 24/05/2009 22:12 - Üstad'ın En Son Dersi
- 27/10/2008 18:27 - Bediüzzaman'ın Sosyal ve Siyasal Meselelere Bakışı
- 27/10/2008 18:17 - Bediüzzaman Said Nursi
Twitter
Yahoo
Facebook
