Zehra Eğitim ve Kültür Derneği - Bediüzzaman'ın İlk Yazılan Tarihçe-i H

Zehra Eğitim ve Kültür Derneği

Thursday
Feb 09th
Home Bedİüzzaman Said Nursİ Bediüzzaman'ın İlk Yazılan Tarihçe-i H


Bediüzzaman'ın İlk Yazılan Tarihçe-i H

Hits smaller text tool iconmedium text tool iconlarger text tool icon

 

Bediüzzaman, 1293 tarihinde Bitlis vilayeti Hizan kazası Isparit nahiye­sine tabi Nurs karyesinde tevellüd etmiştir. Pederi Mirza namında bir zat­tır. Dokuz sene hayat-ı tufuliyetini aşiyane-i pederde imrar ettikten sonra, tahsile başlar.

Büyük kardeşi Molla Abdullah nezdinde üç sene kadar Kürdistan'da cari olan usûl dairesinde emsali gibi nahiv ve sarfın mebadisini Hallü 'l-Meakid*e kadar mutavassıt bir derecede (yani İstanbul usûlünce İz­har' \) tahsil ettikten sonra biraderinden ayrılır.

Kürdistan'da talebe-i ulûm istedikleri zaman, diledikleri hocanın nezdi-ne gidip arzu ettikleri kitabı tederrüs ederler. Yani; talebe hocanın arzusu­na tabi olmayıp, bilakis hoca talebenin reyine tabidir. Bediüzzaman da bu usûle tabi olarak Siirt'e azimet eyledi.

Siirt'te Molla Fethullah* Medresesinde de iki ay tahsil ile meşgul olduk­tan sonra Siirt'i terkle Müküs'te bulunan Medrese-i Emiri'l-Hasan Veli'nin müderrisi olan Molla Abdülkerim Efendinin nezdine giderek o zattan iki ay kadar ahz-ı feyz ettikten sonra Vastan'a azimet eyledi. Vastan'da tahsil ile meşgul olmayıp yalnız bir ay kadar tebdil-i hava için ikametten sonra Ba-yazıt'a3 tevcih-i hareket eyledi. İşte hakiki tahsilinin başlangıcı bu tarihten itibar olunur.said-nursi_37

Bayezıt'ta, şeyh Muhammed Celâli* nezdinde üç ay kadar tahsil etmiş­tir. Fakat, bu tahsil gayet garip görünür. Çünkü üç ay zarfında Kürdistan usûlüyle Molla Cami*den ikmal-i nusah etti. Yani her kitaptan bir veya iki ders, en nihayet on ders kadar tederrüs; mütebakisini terk eyledi. Ho­cası Şeyh Muhammed Celâli Hazretleri bu halden hoşlanmayarak itirazda bulunmuş ise de, Bediüzzaman cevabında: "Hocam! Bu kadar kitabı, bu kadar ulûmu okuyup anlamak iktidarına malik değilim. Yalnız, bu kitablar neden bahsettiklerini anlayayım da sonra tab'ıma muvafık olanlara çalışa­cağım." dedi. Fakat maksad-ı aslî medrese usûlünde bir teceddüd, bir ga­rabet göstermek ve bunca havaşi ve şuruhla izaa-i vakit etmemekti. O su­retle, üç ayda yirmi senelik usûlce tahsil edilen kitapları okuyup ikmal-i nusah ettikten sonra, hocasının: "Nasıl ve hangi ilim hoşuna gitti" sualine cevaben: "Bu ilimleri birbirinden tefrik edemiyorum. Ya hepsini bilirim ve­yahut hiçbirisini bilmem." dedi.

O zaman, her eline aldığı kitabı anlar ve mütemadiyen mütalâa ile vak­tini geçirirdi. O derece ilme dalmıştı ki, hayat-ı zahiriye ile hiç alâkadar gö­rünmezdi. Sorulan her ilmî suale derhal ve bilâ-tereddüd cevap verirdi. Fa­kat bizzat kendisi de bu anlayışın hakikate ve sair ulemanın anlayışına mu­vafık olup olmadığını hakkında şüpheye düşerek Kürd ulemasından müm­taz simalarla mülâkat ve şüphesini izale ile teberrüken bir iki ders teder-rüs etmeğe karar verdi. Hocasından mezuniyet alarak Bitlis'e mütevecci­hen hareket eyledi. Fakat yolda caddeleri takip etmezdi. Dağlarda bayır­larda geze dolaşa üç ay sonra Bitlis'e vasıl oldu. Omuzunda bir posteki, derviş-i seyyah kıyafetinde şeyh Emin Efendinin tekyesine gidip iki gün dersinde bulundu. şeyh Emin Efendi, Bediüzzaman'a kisve-i ilmiye giydir­mek teklişnde bulunduysa da, Bediüzzaman: (O vakit, sinn-i buluğa vasıl olmamış olduğundan, kendisine muhterem bir müderris kıyafetini yakıştır­madı. Çünkü Kürdistan'da kisve-i ilmiye müderrise mahsustur. Talebe sarı­ğı saramaz.) "Ben çocuğum. Nasıl hoca olurum?" diye şeyh Emin Efendi­nin teklişni reddeyledi. Ve sekiz-dokuz ay evvel şirvan'da terk ettiği bü­yük kardeşinin nezdine gitti.

Kardeşi Molla Abdullah*, Bediüzzaman'a hitaben: "Said! Ben şerh-i şem­sî*yi okudum, ikmal ettim. Sen ne okudun?"

Bediüzzaman: "Seksen kitabı okudum." Molla Abdullah: "Ne demek?"

Bediüzzaman: "İkmal-i nusah ettim ve sıranızda dahil olmayan birçok kitabları da okudum."

Molla Abdullah: "Öyleyse seni imtihan ederim." Bediüzzaman: "Hazırım. Her ne sorarsan sor?"

 

Molla Abdullah, Bediüzzaman'ı imtihan ederek kifayet-i ilmiyesini bit-takdir, sekiz dokuz ay evvel talebesi bulunan Said Efendiyi şimdi kendisi­ne üstad olarak kabul eyledi. Bir iki ay kardeşi ile beraber şirvan'da ika­met, ba'dehu Siirt'e gitti. Orada dört defa, teberrüken Molla Fethullah'ın dersini dinledi. Arasıra Molla Fethullah ile mübahesede bulunarak, müşa­rünileyhi hayretlere müstağrak eyledi. Molla Fethullah bu genç talebesinin ilim ve fazlına dair pekçok defa medih ve sitayişte bulundu. Siirt uleması bir yerde içtima ederek Molla Said'i imtihan ve verdiği cevaplardan pek zi­yade ibraz-ı sitayiş ve takdirat ettiler. İkinci derecede bulunan bazı hoca­lar, saika-i rekabetle hazmedemiyerek beynlerinde bir münazaa zuhur et­ti. Ahali nazarında Bediüzzaman bir veli derecesinde mevki ve hürmet sa­hibi bulunduğu cihetle, ahalinin bir kısmı yardım ederek muhalişni mağ-lub ettiyse de canı sıkılarak Siirt'i terk ile tekrar Bitlis'e gitti. Bu esnada on dört on beş yaşında bulunuyordu. İlim ve fazıl ve cesaret ile ol havalide şöhreti yayıldı. Hatta "Meşhur Molla Said" lakabıyla telkib olundu.

Bitlis'te şeyh Emin Efendi vesair ulema ile muaraza ve mücadele-i ilmi­yede bulunup cümlesini teslimiyete icbar eyledi. Ulema arasında mevkiini muhafaza için her fenne dair bir iki metin hıfzetmek mecburiyetinde kal­dı. Bilhassa din-i İslâm'a varid şükûk ve şübehatı red etmek için el-Metalive'l-Mevakıfı ulûm-u aliye ( ^Jl ) ve âliyeye ( ^j^ ) 'ye dair kırka kadar metini iki sene zarfında hıfz eyledi.

Bitlis'te birçok ulema bulunup Van'da öyle maruf bir alim bulunma­dığından, Van'a gitti. Orada ikamet ve on beş sene tedris ve aşair için­de irşad-ı seyahatla imrar-ı hayat eyledi. Van'da bulunduğu esnada valive memurîn-i saire ile ihtilât ederek, ilm-i kelamın eski tarzı bu asrın şü-kuk ve şübehatının reddine kâş olmadığından ve fünun-u cedidenin tah­silini elzem gördüğünden tarih, coğrafya, riyaziyat, tabiiyat, mevalid, felse­fe fenlerini az bir zaman zarfında elde etti. şu fünunu, bir hocadan tahsil ettiği zannolunmasın. Kendi mütalâası sayesinde hakkıyla anlamıştır.

 

Hatta bir gün coğrafya muallimiyle, fen-i mezkure oldukça bir vukufu müstelzim olan bir mübahesede bulunur. Mübaheseyi diğer bir geceye ta­lik ile, yirmi dört saat zarfında pek mufassal olmayan bir coğrafya kitabını hıfzeder, ferdası gün Tahir Paşa*nın konağında muallim efendiyi coğrafya­da ilzam eder. Demek ki, yirmi dört saat zarfında bir "Sultanî muallimi" de­recesinde coğrafyayı elde etmiştir. Aynı böyle bir muaraza neticesinde beş gün zarfında kimya-i gayr-ı uzviyi anlayıp kimya muallimiyle muarazaya girmiştir. Bunca garabet gösterdiğinden dolayı "Bediüzzaman" lakabıyla telkib olundu.

 

Bediüzzaman Said-i Kürdî kendine has bir usûl-ü tedrisi icad ederek o usûl dairesinde tedriste bulunurdu. şöyle ki: Ulûm-u diniye ile fünun-u as-riyeyi mezc, hakaik-ı diniyeyi fünun-u müsbete ile teyid ve teşyid etmek suretiyle talebenin tenvir-i ezhanına sarf-ı himmet eyledi.

 

Bütün himmetini ilim ve irfan, bilhassa Kürdistan'da neşr-i maarif hak­kında sarf ediyordu. Hatta Van, Bitlis ve Diyarbekir vilayetlerinde darülfü­nun şeklinde üç dört medresenin küşadı için İstanbul'a geldi. Her ne ka­dar çalıştı ise de, maatteessüf tevkifhane ile tımarhaneden başka bir neti­ceye destres olamadı.

 

Tekrar Van'a avdet ederek, milli bir medrese küşad ve tedrise devamla eski şkrine dair sa'y ederdi. Bu defa bidayeten tali' rû-yi muvafakat gösterir gibi oldu. Camiü'l-Ezher*e şebih el-Medresetü'z-Zehra namında Van'da bir medresenin küşadına irade-i seniyye zuhur ettiyse de temelinden başka bir şey yapılmayarak harb-i umumi zuhur etti. Eskiden beri nezdinde bulunan talebeleri kesesinden iaşe eylemekle beraber sırf hasbeten-lillah tedris ederdi. Talebeleri de hakiki bir fedakâr olarak yetiştirir idi.

 

Bunca muarazat ve mücadelat-ı ilmiyede hiçbir zaman sâil vaziyetini ih­tiyar etmemiş, daima mucip mevkiini ihraz eylemiştir. Bu vaziyet, ne dere­cede iktidara vabeste olduğu izahattan varestedir. Fakat bir nokta arz etmek isterim ki, o da Bediüzzaman'ın ulüvv-ü menzilet ve fazilet-i ahlâkiyesini mübeyyendir. şöyle ki: Muarız bulunan zatı mahcub etmemek için sual sor­maktan ictinab etmiştir. Kendi mahcubiyetini nazar-ı itibara alıp muarızını mahcubiyetten vikayeye çalışan bir zata tarih sayfalarında da nadiren tesa­düf olunur derecededir. Hatta İstanbul'da bile herkesin sualine cevap ver­meye hazır bulunduğuna dair ilan etti. Onunla muaraza eden zevata hiçbir sual irad etmediğini, müddeama bir bürhan-ı kat'î teşkil eder zannındayım.

Bitlis'te şeyh Emin Efendi ile vuku bulan mücadeleden ahali yanında bir tefrika ve münazaa hasıl oldu. Hükümet işe müdahale ederek Bediüz-zaman'ı oradan nefyetti. Bir müddetten sonra menfasından şrar ederek Si-irt'e tabi Tillo kasabasında "Hasya Künbedi" denilen bir türbeye kapandı. Orada Kamus-u Okyanus*u babü's-sin'e kadar hıfz eyledi.

Bir gün, ne şkre mebni kamusu hıfzeylediğini sordum. "Kamus her bir kelime kaç manaya geldiğini yazıyor, ben de kamusun aksine olarak her bir manaya kaç kelime müstamel olduğuna dair bir kamusu yazmak me­rakına düştüm, bu heves üzerine hıfz eyledim. Fakat sonra Mısır'da bir cemiyet tarafından böyle bir eser vücuda geldiğini haber aldım. Sa'yim he­ba oldu" cevabında bulundu.

Kendi kendime düşündüm, teessüşe dedim ki: Rehbersizlikten neler za­yi olup gidiyor. Öyle bir zekâ, böyle bir heves uğrunda sarf edilir mi?!

Oradan çıkıp Cezire'ye1 gitti. Cezire hocaları bidayet-i emirde muaraza-ya kalkıştılarsa da, bilahare kendilerine hoca kabul ederek nezdinde ders okumaya başladılar.

Her iki ay bir yerde vakit geçirmeye alışan Bediüzzaman Cezire'den Mardin'e şedd-i rıhal eyledi. Mardin'de siyasetle uğraştığından istibdadın müsaadesizliğinden eli ve ayağı bağlı bir surette Bitlis'e nefyedildi. O se­ferde garib bir vakıa vardır, inşaallah mufassalan yazılacaktır. O zamana kadar Bediüzzaman'ın malumatı hep sünuhat kabilinde olduğu cihetle uzun uzadıya sa'y ve mütalâaya lüzum görmezdi. Fakat o zamanda sinn-i buluğa vasıl olduğundan mı, yahut siyasete karışmasından mı, her ne se­bepten ise eski sünuhat yavaş yavaş gaib olmaya başladı.

Son zamanda Bitlis'te vaki olan harb esnasında bir gün garaibten ola­rak üç kurşuna hedef olur. Birisi kalbinin hizasına isabet eder, tütün taba­kasıyla ağızlığı parçalar durur. Diğeri sol tarafında hançerin sapını delerek durur. Üçüncüsü omuzunda haşf bir yara açar.

Nihayet Bitlis'in hîn-i sukutunda, ayağı kırılmış ve omuzu mecruh bir halde, iki gün mahsuriyetten sonra Ruslara esir düştü. tki sene üç ay esa­retten sonra tahlis-i giribane muvafık olarak bu gün elhamdulillah Dârü'l-Hikmeti'l-tslâmiye azalığında vazife-i ilmiye ve diniye ile meşgul bulunur.

Hocamın tercüme-i haline ait o havalide gerek ahali-i ulemadan telakki ve gerek bizzat müşahede ettiğim ahval ve vukuatı muhtasaran enzar-ı ka-riîne arz eyliyorum.

Her hususta mübalağadan son derece tevakki ve hatta tarafgirlik töhme­tine maruz olmaktan ihtirazen birçok malumatı ihmal ettiğime kariîn emin olabilirler. Pekçok garaibi mutazammın tercüme-i hâlinin tafsilini ayrı bir risale şeklinde neşretmek niyetindeyim.


Âsârı(Eserleri)

 

Türkçe:

1- Muhakemat-t Bediüzzaman namında tefsiremukaddime olarak ya­
zılmış bir eser-i giran-bahadır.

Arapça:

2- Reçetetü'l-Ulema

3- Reçetetü'l-Avam

(Hakkıyla sitayişe şayan iki eserdir.)

4- Talikat (Mantıkta bînazir bir eserdir, nazariyat-ı mantıkıyeyi tatbikata
takrib eder.)

5- Rumuzat (Mantıkta i'mal-i zihin için güzel bir eserdir.)

6- İşaratü'l-l'cazşMezanni'l-lcaz namında bir tefsir-i şerif. şimdiye kadar o menhecde telif olunmuş bir tefsir mevcud değil ve hatta diyebilirim ki, mahsül-ü karihasından başka evkaf malını dercetmemiştir. Kelam-ı Kadim nazımca mu'ciz, mefhumca hak ve hakikat olarak fünun-u müsbeteye tamamen muvafık ve rehnüma olduğunu ispat eder. Hazret-i Üstad bu tefsiri telif etmeden evvel halka-i tedriste bulunuyordum. Kelam-ı Kadim'i eline alıp Kürdçe takrir ederdi, hiç kitaba veya tefsire bakmazdı. Arkadaşlarımızdan Molla Habib* namında bir efendi Kürdçe not tutardı. Çok devam etmeden harb-i umumi başladı. Bediüzzaman Said Efendi muharebe esnasında cephe-i harbte mehaz olarak yalnız o notlara malik olduğu halde elyevm Evkaf Matbaasında tabıyle iştigal ettiğimiz o kitabı telif etmiştir.


Müşarünileyhin talebesinden ve Medresetü'l-Vaizîn* mezunlarından

Hamza*(Hemze ê Muksê)

 

Avdet etme: Geri dönme. Bidayeten: Başlangıçta. Darülfünun: Üniversite. Destres: Ulaşma. Elzem: Lüzumlu. Fenn-i mezkûr: Adı geçen bilim. Ferdası gün: Ertesi gün. Fünun-u asriye: Çağdaş bilimler. Fünun-u cedide: Modern bilimler. Fünun-u müsbete: Pozitif bi­limler. Hakaik-i diniye: Dinî hakikatler. Has: Özgü. Hıfzetme: Ezberleme. İhtİlât etme: Temas etme, aralanna girme. İlm-İ kelâm: Akaid ilmi. İlzam etme: Mağlup etme, susturma, yenme. İrşad-ı seyahat: İnsanları nasi­hat edip uyarmak için seyahat etme. Kifayet-i ilmiye: İlmî yeterlilik. Maruf: Bilinen, herkesçe tanınan. Medih ve sitayiş: Övme. Muaraza: İlmî münakaşa. Muhalif: Rakip. Mübahese: Bahse girme, ilmî tartışma. Mücadele-i ilmiye: İlmî konu­larda tartışmaya girme. Münazaa: Tartışma, çekişme. Müstağrak eyleme: İçine daldırma, içinırakma. Kimya-i gayr-ı uzvî: İnorganik kimya. Küşad: Açma. Maatteessüf: Ne yazık ki. Memurîn-i saire: Diğer memurlar. Mevalid: Biyoloji. Mezcetme: Kaynaştırma. Muaraza: İlmî tartışma. Mufassal: Detaylı, geniş. Mübahese: İlmî konularda bahse girme, tartışma. Mütalâa: Okuyup inceleme. Neşr-i maarif: Eğitim ve öğretimi yagınlaştırma. Riyaziyat: Matematik. Rû-yi muvafakat: Olur verme, münasip görme. Sarf-ı himmet: Çaba harcama. Sa'y etme: Çalışma. Sultanî muallimi: Lise öğret­meni. şükûk ve şübehat: şekler ve şüpheler, tereddütler. Tabiiyat: Tabiat bilimleri. Tali': Talih, baht. Talik etme: Erteleme. Tedris: Ders okutma. Telkib: İsimlendirilme, lakab verilme. Tenvir-i ezhan: Zihinleri aydınlatma. Tevkif evi: Tutuk evi. Teyid ve teşyid etme: Kuvvet­lendirip destekleme. Ulûm-u diniye: Dinî ilimler. Usûl-u tedris: Öğretim metodu. Vukufu müstelzim: Geniş bilgi sahibi olmayı gerektiren. İzaa-İvakt: Vakit kaybetme. İzale: Giderme. Kisve-i ilmiye: Âlimleringiydiği elbise. Maksad-ı aslî: Asıl gaye. Mezuniyet: İzin. Muvafık: Uygun. Müderris: Ders veren âlim. Mülâkat: Görüşme. Mümtaz: Seçkin. Mütalâa: Okuyup incelemeMüşarünileyh: Adı geçen. Saika-i rekabet: Rekabet sebe­bi, dürtüsü. şükuk ve şübehat: şekler ve şüpheler. Müşarünileyh: Adı geçen. Saika-i rekabet: Rekabet sebe­bi, dürtüsü. şükuk ve şübehat: şekler ve şüpheler. Tedris: Ders okutma. Telkib olunma: İsimlendirilme, lakab verilme. Ulema: Âlimler. Ulûm-u âliye: Kelam, fıkıh, hadis, tefsir gibi İslâmî ilimler. Ulûm-u aliye: Sarf, nahv, belâ­gat gibi alet ilimleri. Varid: Yöneltilme. Zuhur etme: Ortaya çıkmaMüteveccihen: Bir yere doğru, yönelik. Nezdine gitme: Yanma gitme. Sair ulema: Diğer âlimler. Sinn-i buluğ: Ergenlik yaşı. Tab': Yaratılış, karakter. Teceddüd: Yenilik, yenilenme. Tederrüs: Ders alma. Tefrik etme: Ayırd etme. Usûl: Metod, yöntem. Vasıl olma: Ulaşma. Bilâ-tereddüt: Çekinmeden, tereddüt göstermeden. Derviş-i seyyah: Gezip dolaşan derviş. Garabet: Yenilik. Havaşi ve şuruh: Açıklamalar. Hayat-ı zahiriye: Dış dünya, günlük hayat. ikmal etme: Tamamlama, bitirme. İkmal-İ nusah: Okunması gere­ken kitaplan okuyup bitirme Ahz-l feyz: Feyz alma İmrar etme: Geçirme, yaşama. Tabi: Bağlı. Aşiyane-i peder: Baba evi. Karye: Köy. Talebe-i ulûm: İlim tahsil eden Azimet eyleme:Yola koyulma Mebadi: Başlangıç ilkeleri. öğrenci. Cari: Geçerli. Mutavassıt: Orta. Tebdil-i hava: Hava değişimi. Emsal: Benzerler. Mütebaki: Geri kalan. Tederrüs etme: Ders alma. Hayat-ı tufuliyet: Çocukluk Nahiv ve sarf: Arapça bilgisi. Tevcih-i hareket: Bir yere hayatı.Nam: İsim. doğru gitme. İkmal-i nusah: Okunması gere Nezdinde:Yanında.Tevellüd: Doğma. ken kitapları okuyup bitirme. Rey: Oy, görüş. Ulûm: İlimler. Babü's-sin: Sin maddesi. Bürhan-ı kat'î: Kesin delil. Fazilet-i ahlâkiye: Ahlâkî fazilet, erdemlik. Harb-i umumî: Dünya savaşı. Hasbeten-lillah: Allah rızası için olma. Heves: Arzu. Hıfzetme: Ezberleme. İaşe etme: Geçimi sağlama. İctinab etme: Sakınma, çekinme. İhraz etme: Kazanma, erişme. İhtiyar etme: Seçme, tercih etme. İrade-İ seniyye: Padişah irade­si, padişah emri. İzahtan vareste olma: İzaha ihtiyaç duymama. Kamus: Sözlük. Küşad: Açma. Mebni: Dayalı, binaen. Menfa: Sürgün yeri. Muarazat: Çatışmalar, tartışmalar. Muarız: Muhalif, karşıt. Mucip: Cevap veren. Mübeyyen: Açıklayıcı. Mücadelât-ı ilmiye: İlmî müca­deleler. Müddea: İddia edilen şey, tez. Münazaa: Çekişme. Müstamel: Kullanılmış. Nadiren: Az, seyrek. Nazar-ı itibara alma: Gözönün-de bulundurma. Nefyetme: Sürgün etme. Nezdinde: Yanında. Sâil: Soru soran. Sa'y: Çalışma, emek. Sual irad etme: Soru sorma. şebih: Benzer, eş. Tabi: Bağlı. Tedris: Ders verme, okutma. Tefrika: Uyuşmazlık. Ulüvv-ü menzilet: Yüksekmakam. Vabeste: Bağlı. Vikaye: Koruma. Vuku bulma: Meydana gelme. Zevat: Zatlar, kişiler. Zuhur etme: Ortaya çıkma

1- Van'ın Bahçesaray ilçesi.

2- Van'ın Gevaş ilçesi.

3- Ağrı'nın Doğubeyazıt ilçesi.

 

Yorumlar (0)


Yorumları göster/gizle

Yorum yaz

daha küçük | daha büyük

busy

En Yeni ilgili Yazılar:
Geçmiş ilgili Yazılar:

Son Güncelleme ( ÇarÅŸamba, 12 Kasım 2008 13:10 )  

Bir Mana

Emniyet

Bu millet ve vatan, hayat-ı içtimaiyesi ve siyasiyesi anarşilikten kurtulmak ve büyük tehlikelerden halâs olmak için, beş esas lâzım ve zarurîdir. Birincisi, merhamet; ikincisi, hürmet; üçüncüsü, emniyet; dördüncüsü, haram ve helâlı bilip haramdan çekilmek; beşincisi, serseriliği bırakıp itaat etmektir. İşte Risale-i Nur, hayat-ı içtimaiyeye baktığı vakit bu beş esası temin edip, asayişin temel taşını tesbit ve temin eder. Risale-i Nur’a ilişenler kat’iyen bilsinler ki, onların ilişmesi, anarşilik hesabına, vatan ve millete ve asayişe düşmanlıktır.

Bir Vecize

Küfr-ü Mutlak

 

Hey bedbahtlar! Risale-i Nur'un gerçi siyasetle alâkası yoktur; fakat küfr-ü mutlakı kırdığı için, küfr-ü mutlakın altı olan anarşiliği ve üstü olan istibdad-ı mutlakı esasıyla bozar, reddeder.»

Åžualar

Editörden

 

Bayram TebriÄŸi

 

Dünyada en önemli, en büyük servet dostluktur

Bir arap şair “Dünyadan dostlardan ayrılığın acısı olmasaydı ölüm yol bulup b...

 

Hak ve Adalet Namına Tarafsızlık

Gerçek pehlivan güreÅŸte rakibini yenen deÄŸil, öfke halinde öfkesini yenebilendir. Ã...

 

İki oduncunun hikayesi ve çıkarılacak dersler…

İki oduncu her sabah ormana gidip ağaç kesiyorlarmış. Oduncunun biri, sabahları erke...

 

Hz. Ömer hassasiyeti ve Ramazanlarımız…

Kıtlık yıllarıydı… Hz. Ömer dolaşırken, fevkalâde semiz bir deve gördü. Çob...

 

Kardeşliğin oluşmasında üç temel esas

Müminler bir duvarın tuğlaları gibi omuz omuza vererek İslam binasını oluştururlar...